Hala Zaman Var Mı? I Saw the Tv Glow

           

Kuir ve trans+ bir yönetmen olan Jane Schoenbrun’un, Martin Scorsese’nin bile övgülerine mazhar olmayı başarmış son filmi I Saw the Tv Glow, bana kalırsa son zamanlarda cinsiyet ve beden disforisi üzerine çıkarılmış en iyi işlerden biri.

I Saw the Tv Glow’un tüm transların çok iyi anlayacağı belirgin unsurları olduğunu düşünmekle birlikte her öznenin de aynı derecede bağ kurabilecekleri bir film olduğunu düşünmüyorum. Bununla beraber, devrimci nitelikte bir trans hikayesi yaratmanın ötesinde, medya biçimlerinin duygusal ve psikolojik etkilerini harika bir sinematografiyle işliyor Schoenbrun. Buffy the Vampire Slayer’dan ilham alınmış Pink Opaque adlı bir televizyon dizisinin hayranı olan Owen’ın (Justice Smith) bu hayranlık haliyle evinde yaşadığı sıkışmışlığını birleştirdiği, hayatına ait olamama ve yerini bulamama sorunlarını büyülü Pink Opaque dünyasında unuttuğu bir ruh halinde olduğunu görüyoruz. Owen’ın bu pek de konforlu olmayan konfor alanındaki yolculuğu giderek karanlık bir hale bürünürken, dizisinin iptal olmasıyla tamamen yok oluyor.

Kendisini kendi Pink Opaque’lerinde izole etmiş bir trans kadın, ve bir zamanlar trans bir çocuk olarak I Saw the Tv Glow’un beni oldukça çarptığını, hatta bu kadar kişisel bir yerden vurulmamın filmi olduğundan da büyük görmeme neden oluyor olabileceğini söylemem gerek. Schoenbrun’ün, bir önceki işi olan We’re All Going To The World’s Fair’de internet ve online bağlantılar üzerinden didiklediği bir kimlik inşası, keşfediş sürecini bu sefer daha farklı bir medya aracı olan televizyonu kullanarak yapmış olduğunu görüyoruz bu filmde. Haliyle bu durum filme nostaljik bir katman katarken We Are All Going To The World’s Fair’deki daha deneysel yaklaşımından da bir nebze uzaklaştırmış Jane Schoenbrun’ü, yine de geleneksel bir hikaye anlatısına karşı mesafesini koruyor. Aslında internet çağına ait bir çocukluk yaşamış olmama rağmen We’re All Going To The World’s Fair’in değil de I Saw The Tv Glow’un beni daha çok etkilemiş olmasının tek nedeni bir translık öyküsü barındırması değil. Çocukluk beklentilerimizin yetişkinliğe varma yolunda adım adım köreltildiği bir dünyada, çocukken var olabildiğimiz, kendimiz olabildiğimiz ve kimseye karşı bir açıklama borcumuzun olmadığı, toplum tarafından reddedilebileceğimiz bir alan olmadığı için gerçekliğe tercih ettiğimiz kurgu dünyalara hapsolabilme özgürlüğünün getirdiği nostalji duygusuyla oynuyor film. Büyüdüğümüzde, etrafımızda nefretle örülmüş duvarları aşamadığımızda, kendimizi bulamadığımız noktada ise bir televizyon ekranına hapsolanın yaşadığımız benlik olduğunu, önündeki koltukta oturanınsa içimizdeki çocuk olduğunu fark ediyoruz. “kendinden kaçış” (escapsim) teması iki filmde de ön planda olsa da  yönetmenin bu konulardaki fikirlerinin filizliendiğini, daha yıkıcı bir noktaya evrildiği görülüyor. Bu noktada, konunun bir trans kimlik arayışıyla bağdaşmasının da tesadüfi değil daha yıkıcı ve radikal bir noktaya varan sanatsal ifadenin doğal bir sonucu olarak çıkageldiğini düşünüyorum.

Film, gerçekle kurgu arasında durması, keskin sınırları olmaması ve mataforik yapısından ötürü açık bir biçimde “umut dolu” bir sonuca varmıyor. Ancak translar olarak kendimizi bulma sürercimizde zaman zaman umutsuz yollara saptığımızın, intihara meylettirildiğimizin, boşlukta savrulduğumuzun bu biçimde gösterilmesini, Owen’ın yaşadığı mental çöküş anını defalarca deneyimlemiş bir trans kadın olarak, birçok transın bunu yaşadığının farkında biri olarak, olumsuz bulmuyorum ben. Farkında olmamız gereken nokta şu: dikenli patikalardan oluşan hayatlarımızın hangi noktasında olursak olalım, kendimizi bulamamış, bulsa da adım atamamış olsak da, hala zaman var. Nefes aldığımız sürece hala zaman var.

Pembe Kelebek notu: 10/10


Posted

in

by

Tags:

Comments

Yorum bırakın