Açılış sekansında da özellike belirtildiği üzere bu coğrafyalara ait bir hikaye olan Crossing, Lia’nın (Mzia Arabuli) ölmüş kız kardeşinin son isteği üzerine İstanbul’a göçmüş trans yeğenini aramak için Gürcistan’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. Bu yolculuktaki ortağı ise Achi (Lucas Kankava) adında işsiz bir genç. Bir süre boyunca İstanbul’daki çabaları boşa düşen ikili, bir avukat ve aktivist olan Evrim’le (Deniz Dumanlı) karşılaşmalarıyla umut buluyor.

Crossing, kısaca yaktığı gemilerin karşılığında bedel ödettirilmek istenenlerin hikayesi. Devletin, toplumun her türlü baskısını, fobisini, alaycılığını, şiddetini tüm gündelik yaşamında hisseden Evrim’in var olma, hayatta bir yol seçmesine dahi izin verilmemiş Tekna’nin var olamama hikayesi. Aynı zamanda trans kadınlardan sokak çocuklarına, tüm ezilmişlerin toplumun dışına itilmesinin, görünmez addedilmesinin normal olduğu bir ülkede, ezilenlerin birbirinin elinden tuttuğunu, yalnız olmadığını gösteren bir dayanışma öyküsü.
Sabahın köründe karakolda tutulan çocukların yanına tek gidenin Evrim olmasının bir sebebi vardır. Hayatın sillesini farklı taraflarından yemiş olmanın, aynı devlet mekanizması tarafından farklı şekillerde mağdur edilmenin getirdiği empati duygusunun karşı konulamaz bir ağırlığı vardır çünkü. Bu hissin adı aile olmaktır. Senin gibi -ama senden güçsüz- olanların bir karşılık beklemeden yanında olmaktır. Bir kan bağının gerekliliğinden ötürü değil, o insanları seçtiğin için yanlarında durmaktır. Kimi zaman ortak bir mücadele, kimi zaman bir duygu birliği, kimi zamansa nedensiz, kendiliğinden gelişen bir şekilde ailen olarak işaretlenmiştir o insanlar. Ait olduğun yer onların yanıdır, onlarla beraber büyürken edindiğin yaraları silmen gerekir. Kendini yeniden, seçtiğin ailenle büyütmen gerekir. İşte Crossing, tam olarak bu seçilmiş aile tablosunu sunuyor bize.

Kabul etmek gerekirse Crossing kusursuzca oynanmış, kusursuzca çekilmiş queer bir başyapıt olmanın çok uzağında, ve belli noktalarda, müzik kullanımından nostaljik İstanbul görüntülerine dramatizasyon dozunu fazla kaçırdığını da söylemek lazım. Ancak duygusal açıdan o kadar güçlü bir film ki bir yandan Evrim’in düzene karşı başkaldırşını, var olma çabasını ve güçlü duruşunu gösterirken diğer yandan dilini bilmediği İstanbul’da “kaybolmuş” trans yeğeninin izini süren bir kadının, kendi kaybolmuş gençliğini acı bir şekilde keşfetmesine tanık ederek seyircisini defalarca yere serip tekrar kaldırıyor. Gözünden yaş gelmeyene sen insan değil misin dedirtecek final sahnesiyle de kapanışını yapıyor. Bana kalırsa Levan Akin üzerimizde istediği duygusal manipülasyon tekniğini uygulasın, Sezen Aksu şarkıları eşliğinde bu topraklarda geçen bir trans kadın hikayesi izleyebileceksek ben razıyım.
Pembe Kelebek Notu: 8/10

Yorum bırakın